Büyük Fransız Devrimi üzerine

E. Bahri

1789’un öncesinde olduğu gibi sonrasında da burjuva devrimleri gerçekleşti. Ancak hiçbiri Fransız Devrimi kadar sarsıcı devrimci dönüşümler yaratamadı. Devrimci atılımı o çağda olabilecek en ileri noktaya taşıyarak sadece Fransa’da değil bütün kıta Avrupası’nda dönüşümlere vesile oldu.

  • Değerlendirmeler
  • |
  • Dünya
  • |
  • 20 Temmuz 2020
  • 08:01

14 Temmuz 1789’da Paris'te ayaklanan halk yığınları, Bastille zindanını basarak tüm tutsakları kurtardı. Halkın içinde nefret sembolü haline gelen Bastille, eski rejimin de simgesiydi. Monarşinin simgesinin yıkılmasıyla Paris'te iktidar, burjuvazi ve halk kesimlerinden oluşan “üçüncü katman”ı (Tiers Etat) temsil eden belediye meclisinin eline geçti. Yükseliş süreci 1795 yılına kadar devam etse de 14 Temmuz bu büyük devrimin yıldönümü kabul ediliyor. 

1789’un öncesinde olduğu gibi sonrasında da burjuva devrimleri gerçekleşti. Ancak hiçbiri Fransız Devrimi kadar sarsıcı devrimci dönüşümler yaratamadı. Devrimci atılımı o çağda olabilecek en ileri noktaya taşıyarak sadece Fransa’da değil bütün kıta Avrupası’nda dönüşümlere vesile oldu. Sarsıcı etkileri dünyanın farklı bölgelerinde hissedildi. Bu devrim “Eski Rejim” (Ancien Regime) temsilcilerini ne kadar korkuttuysa, dönemin ilerici güçleri ve düşünürleri için de o kadar umut verici oldu. Dolayısıyla hem destekçileri hem düşmanları çoktu ve bugün hala da öyle.

1789 Fransız Devrimi ilerici-devrimci güçler için esin kaynağı olurken, çağımızın burjuvazisi için nefret edilen bir olaydır. Birçok burjuva tarihçinin saldırılarına maruz kalması rastlantı değildir. Devrimin yankısının günümüze kadar devam etmesinde, sert sınıf mücadelelerine dayanan devrimci dalgaların birbirini izleyerek, burjuva sınırlarda doruğa ulaşmış olmasının önemli bir payı vardır. Ekonomik, siyasal, sosyal, düşünsel ve kültürel alanlarda gerçekleştirdiği atılımlarla burjuva devrimlerinin en ileri örneği olan Fransız Devrimi’nin bu tarihsel başarısında, başından itibaren mücadelenin en dinamik gücü olan emekçiler (Sankülotlar) çok önemli bir rol oynamıştır.

Güçlü dinamikler, zayıf monarşi

Fransız Devrimi’nden önce İngiltere, Hollanda ve ABD devrimleri gerçekleşmişti. İngiltere’de kapitalist gelişme sıçrama yapabilecek noktaya doğru ilerliyordu. Devrimi besleyen kaynaklardan biri, bu burjuva devrimleri ile kıtada gelişen kapitalizmin Fransa’da yarattığı yankı olmuştur.

Bu sürece, Fransa başta olmak üzere kıtada gelişen güçlü bir aydınlanma hareketi eşlik etmiştir. “Eski Rejim”in yerleşik yargılarını sarsan düşünsel alandaki gelişim egemen sınıflarda rahatsızlık yaratsa da, tarih sahnesine çıkan burjuvazinin düşünsel alanda da kendini göstermesi kaçınılmazdı.

Aydınlanmanın güçlü düşünürlerinin çoğu Fransa’da yetişmiştir. Bu ilerleme burjuvazinin sınıf bilincinin gelişmesini sağlarken, burjuva devrim için güçlü bir ideolojik temel yaratmıştır. Fransa’da öne çıkan düşünürlerin yarattığı eserler eski rejimin ideolojik dayanaklarını sarsarak, ruhban sınıfın/kilisenin kirli işlerini örten “kutsal şalı” parçalamıştır. Diderot, D'Alembert, Montesquieu, Jean-Jaques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin bugün bile ilgi yaratan eserleri çığır açıcı bir rol oynamıştır.

Diderot ve D'Alembert’in yayınlanmasına önderlik ettiği “Bilim, Sanat ve Meslekler Ansiklopedisi”, tarihsel gelişmeleri materyalist yöntemle yorumlayarak, eski düzenin ideolojik temellerine güçlü darbeler indirmiştir.

Montesquieu, “Yasaların Ruhu” adlı temel yapıtında sosyal, siyasal ve dinsel kurumları incelemiştir. Bu kurumların tarihi gelişme içinde bir dizi değişikliğe uğradığını, devletlerin tarihsel gelişmelerin ürünü olduğunu, kralların iktidarlarını tanrıdan aldığı iddiasının bir safsata olduğunu ortaya koymuştur.

Jean-Jaques Rousseau, “Toplumsal Anlaş­ma” adlı temel eserinde, insanlar için doğal-akla uygun olanın insanların eşitliği olduğunu savunmuş, böylece eski rejimin ayrıcalıklarını gayrı meşru ilan etmiştir.

Voltaire ise özellikle kiliseye saldırmış, onun rezilliklerini teşhir etmiş, düşünce ve inanç özgürlüğünü savunmuştur.

Düşünsel alanda bu sarsıcı gelişmeler yaşanırken, o dönem toplumun yüzde 90’ından fazlasını oluşturan geniş yığınları yoksulluğa-sefalete sürükleyen eski rejime karşı öfke de büyümektedir. Devrime giden süreçte yerel ayaklanmalar eksik olmamaktadır.

Yozlaşmış monarşi giriştiği savaşların boşalttığı bütçenin doldurulması için aristokratları daha çok vergi ödemeye zorlar. Bu durum monarşi ile aristokratlar arası gerilimi artırır. Aristokratlar köylüler üzerindeki sömürüyü daha yoğunlaştırarak yükü sırtından atmak için daha da zorbalaşır. Bu durum feodal toplumun iki temel sınıfı arasındaki çatışmayı şiddetlendirir ve yığınların monarşiye karşı biriken nefretini derinleştirir. Öyle ki, devrim öncesi süreçte halk kazancının yarıdan fazlasını ekmeye harcamak zorunda kalmıştır.

Yoksulluğun bu denli derinleşmesinde bazı yıllarda hasadın kötü olmasının payı olsa da, monarşi yönetiminin bütçeyi savaşlar için harcaması önemli bir rolü oynar. 1733-1763 yılları arasında üç uzun savaşa girilir:

1733-1735 arasında Polonya ile yürü­tülen “Veraset Savaşı”.

1741-1748 arasında Avusturya ile girişilen “Veraset Savaşı”.

1756-1763 arasında kıta Avrupa'sında Prusya'ya ve sömürge hakimiyeti için İngiltere'ye karşı savaşlar.

Feodal sistemin siyasi iktidarı olan monarşi, kapitalizmin gelişimi önünde aşılması gereken bir engel haline gelmiştir. Burjuvazinin bir kesimi kralla anlaşarak reformlarla bu engelleri aşmaya çalışır. Ancak bunalımın derinleştiği 1789 yılında olayların hızlanması, 14 Temmuz’da halkın ayaklanıp Bastille’yi ele geçirmesiyle, monarşi devrimci yöntemle aşılır.

Monarşi elbette bir günde yıkılmamış, feodal ilişkiler hemen ortadan kalkmamıştır. Buna rağmen devrim, gelişmenin önünde engele dönüşen eski rejime ölümcül bir darbe indirerek yok oluşa giden yolu açmıştır.

Devrimci dinamikler uzlaşmaya imkan bırakmaz

Devrim büyük bir alt-üst oluş yaratır. Siyasal, hukuksal, ekonomik, kültürel kurumlar geri dönüşü olmayan bir şekilde sarsılır ve bazıları parçalanır. Serflik hukuku, kişisel angarya, sürgün hukuku, köprü/yol haracı toplanması, avcılık, güvercin vurma, mandıra hakları ortadan kaldırılır. 1789’da ilan edilen Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirgesi eşitlik ve özgürlük ve kardeşlik şiarını yükseltir. O çağda bu bildirge elbette gerçek eşitlik ve özgürlüğü getiremez. Ancak monarşiye, aristokrasiye, ruhban sınıfına/kiliseye ağır bir darbe indirerek, özgürlük ve eşitlik ideallerine ulaşma mücadelesinde tarihi bir gelişmenin ifadesi olur.

Burjuvazinin önderliğinde hareket eden “üçüncü katman” (Tiers Etat) siyasi yönetimde ağırlığını koyar. Buna rağmen eski rejimin güçleri de yerinde durmaktadır. Devrimin ilk dalgası durulduktan sonra burjuvazinin bir kesimi ile aristokrasi arasında ittifak arayışı sürer ancak iki nedenle fiyaskoyla sonuçlanır. İlki, halk yığınlarının aristokrasinin, ruhban sınıfının egemenliğinden kurtulma kararlılığı. İkincisi, aristokrasinin eski rejimi devam ettirme inadı. Bu durumda burjuvazi halk yığınları ile aristokrasiye karşı ittifakını sürdürmek zorunda kalır.  

Uzlaşma mümkün olmadığı için çatışma devam eder ve devrimci önlemler alınmasını zorunlu kılar. Kuşkusuz tüm devrimci adımlar, halk yığınlarının taleplerini kabul ettirmek için yarattığı basıncın ürünü olmuştur. O çağda devrimci olan burjuvazi, öte yandan sömürücü bir sınıf olarak halk kitlelerini yatıştırıp düzeni sağlamak için fırsat kollamaktadır.

Devrimci atılım süreci 1895’e kadar sürer. Ülkeden kaçmaya çalışan kral yakalanıp idam edilir. Ruhban sınıfına yeni kurallar dayatılır. Halktan gelen basınçla burjuvazinin çizdiği sınırlar zorlanır. O dönemde iç bütünlükten yoksun olan burjuvazinin üç belirgin temsilcisi öne çıkar. Jirondenler, Montanyarlar (Dağ Partisi) ve Jakobenler. Halk yığınlarının farklı katmanlarını ise, devrimci sürecin en dinamik gücü olan Sankülotlar temsil etmektedir.

Ticaret burjuvazisinin sözcüsü olarak hareket eden Jirondenler halka karşı güvensizdirler ve hükümet üzerinden hakimiyet kurmaya çalışırlar. Montanyarlar ile Jakobenleri suçlayan bir tutum alırlar. Robespierre ise Montanyarları, “Cumhuriyeti sadece kendileri için kurmak isteyen, sadece zenginlerin çı­karları için yönetmeye niyetlenen sahte yurtseverler” olarak niteler.

Esas kopuş, kralın yargılanıp idam edilmesiyle yaşanır. Burjuvazinin en geri temsilcileri olan Jirondenler geri plana itilir. Montanyarlar yönetimde öne geçerler ve sınıf çatışmaları yeniden şiddetlenir. Aristokrasi devrime karşı saldırıya geçerken, Jakobenler ile ortak hareket eden Sankülotlar devrimi daha ileriye taşıyacak adımlar atılması için bastırırlar. İki ateş arasında kalan Montanyarlar, burjuvazinin çıkarlarını korumaya çalışırken, halkın taleplerini karşılayamazlar. Kötüleşen ekonomik durumun yarattığı sıkıntıların da etkisiyle güçlü bir halk hareketi yeniden başlar.

Parisli Sankülotların hareketi Haziran 1793 kışına kadar sürer. Montanyarlar geri plana düşer. Bu gelişme Jakobenlerin başa geçmesini sağlar. Daha çok orta sınıflardan oluşan Jakobenler, burjuvazinin Sankülotlara en yakın ve en devrimci kesimini temsil etmektedirler.

Yönetime geçen Jakobenlerin yanında sadece Sankülotlar kalmış, karşı cephe ise güçlenmiştir. Sadece eski rejimin artıkları değil, Jirondenler ile Montanyarlar da onlara karşıdır. Halk yığınlarını temsil eden Sankülotların devrimi burjuva sınırlarının ötesine çekmeye çalışması Jakobenler ile ittifakın sürmesini zorlaştırır. Karşı cephe ise devrimi geri çekebilmek için fırsat kollamaktadır.

Tarihsel olarak burjuvazinin devrimi daha ileri bir noktaya taşıması mümkün değildir. Bilinçlenen ve deneyim kazanan burjuvazi kendi düzenini kurmak için sabırsızlanmaktadır. Halkın ileri taleplerini karşılaması mümkün olmayan Jakobenlerin Sankülotlar ile ittifakı çatırdarken, karşı cephe saldırıya geçer. Robespierre’nin giyotine gönderilmesinde sonra gerici güçlerin önünde ciddi bir engel kalmamıştır. Devrimci dalga geri çekilirken, siyasi alanda yaşam “olağan akışı”na kavuşmaya başlar.

Ancak gerici güçlerin hakimiyet sağlamaları kolay değildir. Nitekim Jakobenlerin tasfiye edilmesinden sonra kurulan Direktuvar Hükümeti’ni (1795-1799) Napolyon Bonapart darbeyle devirir. İmparator olan Napolyon, başka ülkeleri işgal ederken, “Ancien Regime”leri yıktığını söyleyerek Fransız Devrimi’nin saygınlığından yararlanır.  

Son dalga “Eşitler Komplosu”

Devrim sürecine devrimci enerjiyi veren halk yığınları, kendi siyasal örgütlerini kuramamışlardır. Süreç boyunca burjuvazinin önderliğinde mücadele ederler. Bu güçlü dinamik, monarşi-aristokrasi-ruhban sınıfı cephesine karşı mücadelede burjuvazinin temel dayanağı olmuş, aynı zamanda burjuvaziyi devrimi ilerletmesi için basınç altında tutmuştur.

Altı yıllık mücadele sonunda Sankülotlar kadrolarını yitirmiş ve yıpranmış durumdadırlar. Buna rağmen Jakobenler ile yollar ayrılınca ilk kez burjuvaziden bağımsız bir örgütlenmeye yönelirler. Gracchus Babeuf önderliğinde gelişen bu hareket, emekçilerin iktidarı ele geçirmek amacıyla kurdukları ilk devrimci örgüt kabul edilir. İlk olmanın eksikliklerine rağmen bu hareket, halkın taleplerinin karşılanabilmesinin tek yolunun özel mülkiyeti ortadan kaldırmak olduğunu saptar. Gizli örgütlenen, sınırlı sayıda militanla iktidarı ele geçirmek için komplo hazırlayan bu hareketin zafere ulaşma şansı yoktur. Nitekim “Eşitler Komplosu” açığa çıkarılır ve Babeuf 1797’de idam edilir. Sonradan “Baböfçülük” diye anılan hareket, bir tür program olan “Eşitler Manifestosu”nu yayınlamıştır.

Marx ile Engels Babeuf'ü “büyük çağdaş devrimler” sırasında “proletaryanın taleplerini dile getiren” devrimcilerden biri kabul etmişlerdir. “Marksizm Sözlüğü”nün Baböfçülük maddesinde ise “Eşitler Komplosu”nu şöyle tanımlanmaktadır:

“… Eşitler Komplosu (1796), ayaklanmacı bir yönetici komitenin önderliğindeki kısıtlı sayıda güvenilir militanın giri­şimine dayanıyor, rejimin ayaklanmayla devrilmesini ve iktidarın alınmasından sonra toplumun ve yeni kurumların inşasını gerçekleştirecek olan devrimci bir diktatörlüğün kurulmasını öngörüyordu.” (Yordam Kitap)

Kaynak: Albert Soboul, Fransız Devrimi'nin Kısa Tarihi, İnter Yayınları