15-16 Haziran Direnişi’nin 50. Yılı...

A. Murat

15-16 Haziran Direnişi, işçi hareketimizin tarihinde halen aşılamayan bir eşiğe işaret etmektedir. Kitleselliği ve militanlığı, toplumsal ve siyasal yaşama, sola ve sendikal harekete etkileri açısından bugüne kadar birçok kez ve birçok açıdan inceleme ve değerlendirmelere konu edilmiştir. Bu inceleme ve değerlendirmeler birçok konuda ayrı düşünseler de, bu büyük direnişin sınıf hareketimizin tarihindeki çok özel yeri, tarihsel-siyasal etki ve sonuçları bakımından benzersiz olduğu gerçeği konusunda hemen hemen görüş birliği içindedirler.

  • Değerlendirmeler
  • |
  • Güncel
  • |
  • 21 Haziran 2020
  • 15:01

Direniş ve isyanın aşılamayan zirvesi

15-16 Haziran büyük işçi direnişinin 50. yıldönümü yaklaşıyor. Sınıf devrimcileri Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihindeki bu görkemli eylemin yıldönümünü özel bir çalışma dönemi olarak ele almaya hazırlanıyorlardı. Özellikle işçi kitlelerine yönelik yaygın bir kitle çalışması, buna dayalı eylem ve etkinlikler planlıyorlardı. Tüm dünyayı saran ve şu döneme özgü tüm planlamaları altüst eden Koronavirüs salgını yazık ki buna ilişkin planlamaları önemli ölçüde boşa çıkardı.

Öte yandan 15-16 Haziran Direnişi’nin 50. Yılı sınıf devrimcileri için aynı zamanda, sınıf hareketinin mevcut sorun alanlarına çözümler üretmeye dönük düşünsel ve pratik çabaların yoğunlaştığı bir dönem olabilir, olmalıdır da. Bu çabanın önemli bir yönünü, 15-16 Haziran Direnişi’ni eksen alarak, Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihsel gelişim sürecini, bu sürecin evrensel ve kendine has özelliklerini, toplumsal-siyasal yaşama ve mücadeleye etkilerini, ve hepsinden önemlisi, hareketin bugün yaşadığı sorun alanlarıyla olan ilişkisini daha derinlemesine incelemek, irdelemek ve sonuçlar çıkarmak oluşturabilir.

Partimiz başından itibaren sınıf hareketinin geçmiş seyrini kavrama çabası içinde olmuş, hareketin dünü ile bugünü arasındaki ilişkiyi göz önünde tutmuş, sorunları her zaman tarihsel bir perspektif içinde ele almaya çalışmıştır. Bugün bunun ürünü olan kapsamlı sayılabilecek bir birikime sahiptir. Komünistlerin bu alandaki en büyük üstünlüğü, dünün olay ve olgularının incelenmesini bugünün siyasal görevlerine bağlamaya yönelen yöntemsel tutumları olmuştur.

Partimizin bu alandaki birikimini yeniden incelemek, son dönemin bilimsel çalışmalarının ortaya çıkardığı yeni kaynaklarla daha da güçlendirip zenginleştirmek, bugünkü siyasal çalışmamızın ihtiyaçlarına yanıt verecek yönleri üzerinde özellikle yoğunlaşmak önümüzde duran görevlerdir. Tarihimizin hala da aşılamamış bu büyük işçi kalkışmasının, 15-16 Haziran Direnişi’nin 50. Yıldönümü, bu görevleri üstlenmek için son derece anlamlı bir vesiledir. Umuyoruz ki bu doğrultuda girişeceğimiz ilk çabalar, yıldönümünün ardından daha da derinleşerek sürecektir.

Sınıf hareketi tarihini incelemek

Sınıf hareketinin tarihini gereğince incelemediğimiz ya da buna dönük özgün çalışmalar ortaya koyamadığımız, yer yer merkezi platformlarda da dile getirilen bir özeleştirel tespittir. Ancak bu özeleştiri doğru anlaşılmalıdır. Komünist hareketimiz işçi sınıfının tarihsel rolü ve misyonunu esas alan bir kopuş içinde şekillenmiştir. Bu, temelde işçi sınıfına güvensizlikte ifadesini bulan ideolojik önyargılarını savunmaya çalışan küçük-burjuva devrimciliğinden bir kopuştur. Türkiye’de reformist burjuva sosyalizmi (1960’lar) ve devrimci küçük-burjuva sosyalizmi (1970’ler) dönemlerinin artık geride kaldığını, gelecekteki yeni bir devrimci kabarmaya bu kez işçi sınıfı eksenli devrimci proleter sosyalizminin damga vuracağını söyleyerek yola çıkan komünist hareketimizin temel dayanaklarından biri, tam da sınıf hareketinin evrimi ve gelişim süreçleridir. Bu açıdan ilk dönem kopuş belgeleri ve onu izleyen ideolojik mücadele ürünleri ile bu çabanın ürünü temel programatik metinler, sınıf hareketinin evrimi açısından birçok önemli bilgi ve değerlendirmeyi içermektedir.

Bu ideolojik gelişim sürecinin, sınıf hareketinin gelişim seyrini ve bunun içinde şekillenen özelliklerini ele alırken dayandığı yöntemsel bakış üstünlüğü, kuşkusuz ayrı bir önem taşımaktadır. Hareketin tarihine yeniden eğileceğimiz bir sırada, bu üstünlüğün bilincinde olmak ve bundan en iyi biçimde yararlanmak durumundayız. Bu yöntemsel bakış açısı üstünlüğünü derinlemesine sindirmeli ve tüm partiye mal etmek üzere sistemli bir çaba içinde olmalıyız. Bu önemlidir, zira biz hiç de kendi içine kapalı bir akademik tarihsel inceleme çalışması yürütmeyeceğiz. Tersine, Türkiye işçi sınıfı hareketinin toplam birikim ve deneyimini anlamaya ve bundan, bugünün çok yönlü sorunlarını anlamamızı kolaylaştıracak ve çözümlerine katkı sağlayacak sonuçlar çıkarmaya yönelik bir siyasal yoğunlaşma içinde olacağız. Ancak böyle davranabildiğimiz, buradaki amacı gözden kaçırmadığımız ölçüde, sınıf hareketin tarihini yeniden incelemek sınıf devrimcileri olarak bizim için anlamlı bir çaba olacaktır.

Sınıf hareketi ve “sınıf tarihçiliği”

15-16 Haziran Direnişi’nin 50. Yılını vesile ederek girişeceğimiz özel yoğunlaşmanın bir boyutunu sınıf hareketinin tarihini incelemek oluşturacağı ölçüde, ülkemizdeki sınıf hareketi tarihçiliği üzerine bazı hatırlatmalarda bulunmak, çalışmalarımızın sağlıklı, verimli ve amaca uygun biçimde yürümesini kolaylaştıracaktır.

Ülkemizde işçi hareketi tarihçiliğinin çok geç geliştiği, bu alana ilgi duyan akademisyenlerin bile genel olarak yakındığı bir olgudur. Bu durumun Türkiye işçi sınıfının tarih sahnesine geç çıkmasıyla kuşkusuz bir ilişkisi vardır. Ancak tek neden, sınıf hareketimizin bu verili geç kalmışlığı değildir. Bu tür çalışmaların temel motivasyon kaynaklarından biri, hatta öznesi olması gereken “sosyalist hareket”in, sınıfla organik ilişki alanında başından itibaren yapısal bir zayıflık içinde olması, bir başka temel önemde nedendir.

Türkiye işçi sınıfı hareketi ile sosyalizm iddialı hareketin kendini belirgin bir tarzda ortaya koymaya başladığı ‘60’lı yılların ikinci yarısından itibaren ve özellikle de ‘70’li yıllarda, bu konuda da bir dizi çalışma yapılmıştır. Yanı sıra, Osmanlıdan başlayarak Türkiye’de kapitalizmin gelişimini ve buna bağlı olarak işçi sınıfı hareketini inceleyen bazı sosyalist ülke yazarlarının kitapları da aynı yıllardan itibaren Türkçe’ye çevrilmeye başlanmıştır. Söz konusu çalışmalar bugün için de değerini koruyan yaklaşımlar içermekte ve önemli veriler sunmaktadırlar. Gene de bu çalışmalara yaklaşırken, bunların çoğunun dönemin hâkim ideolojik-politik yaklaşımlarının etkisi altında kaleme alındığını göz önünde bulundurmak, her zaman olması gerektiği gibi, eleştirel bir yaklaşımla incelemek gerekir.

Bugüne geldiğimizde, özelikle son yirmi yılda, denebilir ki bu alanda bir patlama yaşanmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinin araştırmaya açılması, böylece ilk el kaynaklara ulaşma imkânının genişlemesiyle birlikte, birçok akademisyen ve araştırmacı bu alana yönelmiştir. Gerek genel olarak sınıf hareketi tarihini, gerekse onun şu veya bu dönemini, ya da mekân, cins, etnisite, vb. alanlarla bağını ele alan bir dizi çalışma yayınlanmıştır.

Bu gelişmenin tek nedeni elbette bu kaynaklara ulaşma imkânının artması değildir. ‘89 Bahar Eylemleri ile birlikte yeni bir dönemi müjdeleyen işçi hareketinin bıraktığı etki, onu izleyen inişli çıkışlı gerileme dönemine rağmen sürmekte olan sonu gelmez mücadeleler, daha da özel bir etken olarak, işçi sınıfı hareketindeki en büyük canlanmaya sahne olan 1960-1980 arası dönemin zamanında gereğince incelenmemiş olmasının kendisini açıkça hissettiren ağırlığı, ve nihayet, olduğu kadarıyla geçmiş dönem araştırmalarının yöntemsel olarak taşıdığı tek yönlülük vb. nedenler, 2000’li yıllarda birçok genç akademisyeni bu alana yöneltmiştir.

Ancak bu araştırmaların çoğunun hala da sağlıklı bir zemine dayandığı söylemek mümkün değildir. 12 Eylül yenilgisinin devrimci hareketin ana gövdesinde yol açtığı tasfiyeci ideolojik yıkım sürecinden ve “reel sosyalizm”in çöküşünün yarattığı düşünsel kargaşadan, kaçınılmaz bir biçimde “sınıf tartışmaları” da payını almıştır, hatta denebilir ki özellikle almıştır. Söz konusu kaynaklar incelenirken bu olgu da göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu dönem çalışmalarının birçoğunda, marksist sınıf teorisi yerine burjuva sosyolojisinin rehber edinilmesine yönelik bir eğilim gözlemlenmektedir. Sınıfı kendi gerçekliği içinde anlama adına kültürel şekillenişler, inançsal öğeler, etnik farklıklar, cinsiyet ilişkileri, mekânsal etkiler gibi toplamının parçası olarak önemli olabilecek faktörlerin her biri, kendi başına belirleyici etmenler haline getirilebilmektedir. İşçi sınıfının sınıf olma durumu ile mücadelesi arasındaki kopmaz bağ ikinci plana atılarak, hareket ve mücadele tarihi yerine, işçi olma durumunun burjuva sosyolojik biçimleri ön plana çıkarılmaktadır. Sınıf olma süreçleri, burjuva sınıf egemenliği-devlet-iktidar ilişkileri ana ekseninden koparılarak ele alınmaktadır. Muğlak, gerçek yaşamdaki karşılığının ne olduğu konusunda bir açıklık ya da aydınlanma sağlamayan kavramsal kargaşa, okura “tek yönlü ve indirgemeci sınıf anlayışı”ndan kurtuluşun anahtarı olarak sunulmaktadır. Böylece sınıf gerçekliğini keşfetmek iddiasıyla, sınıftan ve onun siyasal mücadelesinden kaçışın yapı taşları döşenmektedir.

Daha ‘80’lerin başında, neo-liberal saldırının ideolojik ayağı olarak sol harekete enjekte edilmeye çalışılan, sınıfların artık “eski sınıflar olmadığı”, ekonomik değişim ve teknolojik gelişimin “işçi sınıfının yapısını bütünüyle değiştirdiği” iddiaları, bu algılayışların doğrudan ya da dolaylı esin kaynağıdır.

İşçi hareketinin geriliği ve “reel sosyalizm”in çöküşü koşullarında güç kazanan, gerçekte ise yüzyıl önce hesaplaşılan düşüncelerin yeni bir versiyonu olan “elveda proletarya” türü söylemlerin bir dönem moda olan etkisi, kuşkusuz bugün artık eskisi kadar güçlü değildir. Zira burjuva toplumunun gerçekleri, kapitalist sömürünün, buna dayalı sınıf ilişkileri ve mücadelesinin özünün hiç de değişmediğini, döne döne ve git gide daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Sınıflar, sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı katı gerçeği yeniden keşfedilmekte, köklü toplumsal-siyasal-kültürel sorunlar ve bunların biricik gerçek çözüm yolu olarak toplumsal devrim ihtiyacı, giderek daha çok duyumsanmaktadır. Yine de geride kalan dönemin yol açtığı düşünsel kargaşanın etki ve yansımaları, solda ve özellikle de sol akademik çevrelerde, değişik biçim ve görünümler altında sürmektedir.

15-16 Haziran’ın 50. Yılı vesilesiyle…

15-16 Haziran Direnişi, işçi hareketimizin tarihinde halen aşılamayan bir eşiğe işaret etmektedir. Kitleselliği ve militanlığı, toplumsal ve siyasal yaşama, sola ve sendikal harekete etkileri açısından bugüne kadar birçok kez ve birçok açıdan inceleme ve değerlendirmelere konu edilmiştir. Bu inceleme ve değerlendirmeler birçok konuda ayrı düşünseler de, bu büyük direnişin sınıf hareketimizin tarihindeki çok özel yeri, tarihsel-siyasal etki ve sonuçları bakımından benzersiz olduğu gerçeği konusunda hemen hemen görüş birliği içindedirler.

Bu büyük direnişin biz sınıf devrimcileri açısından en önemli yönü ise, işçi sınıfımızın gücü, sınıf mücadelesindeki yeri ve kapasitesi üzerine kendine sol-sosyalist diyen akımların bile yapmaktan kaçınamadığı tartışmalara pratik olarak verdiği en net bir yanıt olmasıdır. Daha ‘70’li yılların başında işçi sınıfı görkemli bir ayağa kalkışla varlığını ortaya koymuş, devrimci bir önderliğin yol göstericiliğinden mahrum olmasına rağmen, gücünü ve kapasitesini dosta düşmana göstermiştir.

Sınıf hareketinin bugünkü geri seyri düşünüldüğünde, 50. Yıl herşeyden önce, geniş işçi kitlelerine, bu büyük işçi kalkışmasının militan ruhunu, kararlılığını, birleşen ve mücadeleye atılan bir sınıfın önüne yığılan engelleri ve barikatları aşma gücünü taşımak demektir. Sınıf devrimcilerinin 50. Yıl vesilesiyle gerçekleştireceği yoğunlaşmanın esas halkasını bu oluşturmalıdır. Bu düşünsel çaba, 15-16 Haziran eyleminin niteliği ve sonuçlarını bugüne olan yansımalarıyla ele almayı hedeflemelidir.

Bu tartışmalar içerisinde sol hareket ile sınıf hareketi ilişkisi, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele ilişkisi, kendiliğindenlik, örgütlülük, bilinç gibi konular, sınıfın oluşum süreçleri gibi teorik yönler taşıyan bazı tartışma başlıkları da ,15-16 Haziran ve sonrasında sınıf hareketinin somut deneyimlerinin ortaya koyduklarıyla birlikte işlenmelidir. Aynı şekilde, sendikalar ve sendikal bürokrasi ya da düzen siyaseti ile sınıf hareketi ilişkisi gibi konular da yine bu somut deneyimin aynasında ele alınmalıdır.

Söz konusu yönelimin hedeflenen sonuçları vermesi, tüm kadro ve örgütlerimizin sınıf hareketimizin tarihini daha yakından öğrenmeye gerekli yoğunlaşmayı sağlamalarıyla mümkün olacaktır. İşçi sınıfı ve sınıf hareketi bizim maddi-toplumsal zeminimizdir. Onu tanımak, bütün bir gelişim seyri ve özelliklerini gereğince kavramak, yarattığı mücadele deneyimlerine yakından bakmak, her şeyden ve herkesten önce biz sınıf devrimcilerinin ihtiyacı ve görevidir.

TKİP Merkezi Yayın Organı Ekim’in Haziran 2020 tarihli 322. sayısından alınmıştır