Balkanlar’da derinleşen çatışma dinamikleri

A. Serhat

Ezilen mazlum halkların kurtuluşu emperyalistlerin başkentlerinde değil, yoksul işçi ve emekçilerin yaratacakları özgürlük meydanlarında gerçekleşecektir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 20 Mayıs 2020
  • 08:00

Sayısız etnik topluluğun ve halkın yaşadığı Balkanlar coğrafyası, 1946 ile 1991 yılları arasında varlığını sürdüren Yugoslavya Halklar Federasyonu dışında hep bir çatışma alana olagelmiştir. Tarih boyunca sürekli istila ve işgale uğrayan başlıca bölgelerden biridir. Balkan ülkeleri Hunlar’dan Persler’e, Makedonyalılar’dan Osmanlılar’a, Hitler faşizminden İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na sık sık işgal ve yağmalara sahne oldular. Güncel olarak da arka bahçesi haline geldikleri Avrupa Birliği’nin (AB) istilası ile karşı karşıyalar. Ek olarak Balkanlar’da “Ortodoks akrabalık” üzerinden Rusların da sürekli bir biçimde egemenlik alanları yarattığı, diğer emperyalist güçlerle yer yer karşı karşıya geldiği ve yeri geldiğinde bölgeyi bir ön cephe olarak kullandığı bilinmektedir.

“Soğuk Savaş”ın yarattığı dengenin ortadan kalkması ve Balkan ülkelerindeki rejim değişikliklerinin ardından bölge yeniden bir çatışma alanı haline gelmiştir. 1991-1995 tarihleri arasında Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova’da Sırplarla yaşanan savaş yüzbinlerce insanın hayatına mal olmuş ve düne kadar kardeşçe bir arada yaşayan bu halklar düşman haline gelmiş, getirilmişlerdir. Sonraki yıllarda genel hatlarıyla bitmiş gibi görünen savaş yer yer sınır hatlarında küçük çatışmalar halinde devam etti. Nihayetinde bu çatışmalar, 1999 yılında başını Alman emperyalizminin çektiği NATO müdahalesinin zorunluluğuna neden olarak gösterilecek ve yarattığı sonuçlar da klişe bir takım “insani” argümanlarla rasyonalize edilecekti. Yüzbinlerce insanın hayatına mal olan korkunç bir yıkımın ardından Yugoslavya parçalanarak, 6 devlete ve iki özerk bölgeye ayrılacaktı.

NATO saldırısının ardından ülkenin kuzey ve kuzeybatısında Slovenya ve Hırvatistan (ki en zengin bölgelerdir), güneydoğusunda Kuzey-Makedonya, güneybatıda Karadağ, doğuda Sırbistan ve iç batıda Bosna-Hersek isimleriyle farklı devletler kuruldu. Sırbistan sınırları içinde yer alan Kosova ve Voyvodina ise özerk bölge olarak kaldılar. Bu parçalanma hali uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınarak, bölge bir bakıma Birleşmiş Milletler’in kontrolüne girdi.

Ne var ki üzerinden on yıl bile geçmeden bu anlaşma ile özerk kimlik kazanmış Kosova Özerk Bölgesi 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti. Sırbistan sınırları içindeki böylesi tek taraflı bir girişimin henüz beklenen tarzda sonuçlar yaratmamış olmasını bölge halkları adına bir kazanım saymak gerek. Her ne kadar geçen süre içinde çok ciddi bir sorun yaşanmamış gibi görünse de patlamaya hazır dinamiklerin tetikte beklediği ve ufacık bir kıvılcımın koca bir savaşı harlayacağı herkesin malumudur. Sırbistan’a bir çeşit “Sevr anlaşması” dayatıp güvence veren Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi, anlaşmayı hiçe sayarak, bir oldubittiyle yeni bir “devlet” ortaya çıkardı. Her ne kadar BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri Rusya ve Çin’in yanı sıra, AB üyesi ülkelerden İspanya ile beraber beş farklı ülkenin vetosu söz konusu olsa da güncel olarak 110 ülke Kosova’yı tanımış bulunuyor.

Geride kalan 12 yılık süre içerisinde Sırbistan ve Kosova ilişkileri daha da gerilimli bir yeni dönemece girmiş görünüyor. Kosova Özerk Bölgesi’ni en başından itibaren askeri üssü olarak kullanan ABD ve başka saiklerle hareket eden Almanya ve Fransa, besleme UÇK’nın (paramiliter bir örgüt olan Kosova Kurtuluş Ordusu’nun NATO’nun gizli karargahlarında kurulduğu biliniyor) sivil kadroları eli ile bölgede yeni bir krizin fitilini ateşlemek için gün sayıyorlar.

ABD emperyalizminin Doğu Avrupa ülkeleri ile geliştirdiği ikili ittifaklar Sovyetler’in dağılmasından önceki tarihe uzanıyor. ABD’nin yeni dönemdeki amacının bir yandan Rusya’yı çevrelemek, diğer yandan AB’ye sınırlarını göstermek ve Avrupa hamiliğini devam ettirmek olduğu biliniyor. Daha açıklayıcı olması açısından özellikle ABD’nin Polonya, Ukrayna ve Baltık ülkeleri ile geliştirdiği ilişkiler bunun somut örnekleridir. Yine İngiltere’nin birlikten ayrılması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Son dönemde ABD’nin Almanya ve Fransa ile içine girdiği söz düellosu yaşanan bu gelişmelerden bağımsız olmadığı gibi, AB’nin kimlik arayışı ve yeni bir egemen güç olarak sivrilmek istemesiyle de doğrudan bağlantılıdır.

AB ise hem Sırbistan hem de Kosova ile üyelik görüşmelerini yoğunlaştırırken, diğer yandan Sırbistan’ın Rusya ile olan bağlarını koparması için bastırmakta ve onu ayartmak için ucuz kredi musluklarını açmaktadır. Havuç ve sopa politikası ile Sırbistan’ı hizaya getirmeye ve tam anlamıyla teslim almaya çalışmaktadır. Bu yolda az mesafe almadığı, Sırbistan’daki AB taraftarı politik akımların gücünden anlaşılıyor. Nasıl bir ilişkiye evrileceğinden bağımsız olarak AB’nin oldukça taraftar ayarttığı da bir gerçektir.

Gelinen yerde Sırbistan ve Kosova arasındaki belli başlı anlaşmazlıkları dört maddede özetlemek mümkündür:

1-Kosova’nın tek taraflı olarak ABD ve AB’nin (Almanya ve Fransa olarak anlamak gerekiyor) kışkırtmalarıyla ve halkların iradesini hiçe sayarak almış olduğu bağımsızlık kararı temel bir gerilim konusudur.

2-Sınırlar konusunda iki halkın da kabul edebileceği bir çözüm çok olası görünmüyor ve değiştirilmesi öngörülen sınır bölgelerinde karşılıklı olarak ciddi provokasyonlar meydana gelmektedir.

3-Kosova’nın, Sırbistan mallarına uygulama kararı aldığı %100 oranındaki gümrük vergileri bardağı taşıran som damla oldu. Bu kararın ardından Belgrad ve Priştine arasındaki görüşmeler askıya alındı ve hala da bir yumuşama belirtisi görünmüyor.

4-Direkt Kosova ile ilintili olmasa da Sırbistan’ın Bosna-Hersek ve Karadağ üzerinden Adriyatik’le bağının kesilmesi ve “küçük Sırbistan”a dönüşmesi gerilimli bir basınç yaratmaktadır. Daha fazla toprak kaybı ihtimali Sırbistan için bir felaket olarak görülmektedir. Ayrıca iç kamuoyunun sınır bölgelerindeki olası toprak değişimini bir kayıp olarak göreceği ve kabul etmeyeceği de çok iyi bilinmektedir. Aynı bakış açısı güçlü milliyetçilik damarının olduğu Kosova için de fazlasıyla geçerlidir.

Tam da bu noktada devreye AB adına Almanya Şansölyesi Merkel ve Fransa Devlet Başkanı Macron’un aldığı inisiyatif giriyor. Şu ana dek çözümden çok çözümsüzlük üreten bu inisiyatif zerre kadar samimi değildir ve hesap çok daha başkadır.

Avrupa Birliği’nin bölgedeki rolü

Sırbistan ve Kosova arasındaki görüşmelerde 2018 yılı sonbaharında toprak takası gündeme getirilmiş ve dönemin bir çeşit gözlemci statüsündeki AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Johannes Hahn da bunu her iki taraf adına olumlu bir görüşme olarak duyurmuştu. Buna göre, Kosova’nın kuzeyinde Sırpların çoğunlukta olduğu bölgeler Sırbistan’a devredilecek, karşılığında ise Sırbistan’ın güneyindeki Presevo bölgesi (nüfusun çoğunluğunu Arnavutlar oluşturmaktadır) Kosova’ya bağlanacaktır. Kısmen olumlu giden görüşmeler, Kosova’daki milliyetçi muhalefet partileri ve Alman emperyalizmi tarafından torpillenmiştir. Hala da olası bir çözümün önündeki en büyük engel Alman emperyalizminin kendi tutumunu AB’nin genel tutumu haline getirebilmesi ve özellikle de Fransa’yı buna dahil etmiş olmasıdır. Tabii aynı Fransa’nın tarihsel ilişkiler üzerinden kapı arkasından Sırbistan’la farklı işler çevirdiği de aynı bağlamda ifşa edilmiştir.

Avrupa Birliği, yıllardır her iki ülkenin sorunlarını bir çözüme kavuşturmadan Birliğe dahil olamayacaklarını deklere etmektedir. Fakat bunun bir inandırıcılığı yoktur, zira nihayetinde Birlik politikasını güçlü olanın gücü oranında belirlemesi ve dayatması eşyanın doğası gereğidir. Kosova ile Almanya arasındaki görüşmeler de bunun en somut örneklerinden biridir. En son Berlin’de Kosova Devlet Başkanı ile Merkel’in görüşmesinin ardından yapılan açıklamalarda, “Kosova sınırları dahilindeki Sırpların Kosova’ya entegrasyonu, Sırbistan’daki Arnavutların ise Kosova’ya ilhakı olmadan Sırbistan ile Avrupa Birliği arasında müzakerelerin olmayacağı” dile getiriliyordu. Kosova denilen ülkenin Kuzey Kosova bölgesinde, yargı ve kolluk gücüne paralel olarak Kosova Sırplarının da kendilerine ait ayrı bir yargı ve polis gücü bulunmaktadır. Her ne kadar 2015 yılında iki ülke arasında varılan bir anlaşmayla yargı ve emniyetin Kosova devlet organlarına bağlanacağı karar altına alınmış olsa da bu süreç tamamlanamamıştır. Önümüzdeki yıllarda tamamlanıp tamamlanamayacağı da tartışmalıdır. Oldukça karmaşık bileşenleri olan bu sorun AB’nin finansal ayartma politikaları ve tehditleri ile çözülebilir bir sorun değildir.

Çözüm olarak

Emperyalist gericilik en başta işçi ve emekçileri ve en az onlar kadar da dünyanın dört bir tarafındaki ezilen mazlum halkları esir almış bulunuyor. Özellikle de kirli savaş aygıtını temize çıkarmanın terminolojisini yaratmada mazlum halkları ve onların haklı davalarını insafsızca kullanmaktadır. Kuşkusuz burada milliyetçi hareketlerin sınırları ve ayartılmaya müsait bünyeleri de az suçsuz sayılmaz.

Hitler faşizminin yenilgisinde destansı direnişler yaratan partizanların yurdudur bahse konu edilen coğrafya. Öyle ki kim tarihçiler, özellikle de Alman emperyalizminin bölgeye ilişkin kışkırtıcı tavrını bu tarihsel dönemin intikamı olarak değerlendirmekte ve o dönemin politik hedeflerinin güdüldüğüne işaret etmektedirler. Çok haksız da sayılmazlar, lakin Hitler faşizminin Kosova ile olan ilişkileri bugün Alman emperyalizmi için devri-miras olarak görülmektedir. Tıpkı Ukrayna ve Baltık bölgesinde olduğu gibi…

Avrupa Birliği, Balkan ülkelerinin en stratejik altyapı tesisleri başta olmak üzere birçok alanını sermayenin zoruyla ele geçirmiş bulunuyor. Özellikle Yugoslavya’nın parçalanması ile ortaya çıkan devletler için bu süreç çok hızlı gelişti ve bir oldubittiyle vahşi kapitalizmin işgali yaşandı. Bu süreç hala da bir şekliyle devam ediyor. Bu ülkelerde daha çok Alman burjuvazisi etkindir ve bölgeyi arka bahçesi olarak görmektedir. Alman sermaye sınıfı AB projesini Kıta Avrupa’sına hükmetmenin bir aracı olarak da değerlendirmektedir. En azından kendisini “süper güç” haline getirmenin hazırlıklarını tamamlayıncaya kadar Birliğin yaşaması için elinden geleni esirgemeyecektir.

Avrupa kıtası, tarihinin savaşsız geçen en uzun dönemini yaşamaktadır ve bu süre içinde biriken sorunlar ancak bir yeni yıkımla onarılabilecek bir karakter kazanmıştır. Beklenmedik bir anda bu birliklerin nasıl yıkıldığına ve dün “canciğer kuzu sarması” olanların nasıl topla tüfekle birbirini kovaladığına çok geçmeden tanıklık etmek şaşırtıcı olmayacaktır. Emperyalist ülkelerin ve blokların kendilerini yeni bir hesaplaşmaya hazırladığı evrelerde var olan sorunlar çözülmez, bilakis bir gün ihtiyaç olur babında el altında tutulurlar. Yerel düzeyde Sırbistan ve Kosova arasındaki anlaşmazlıklar, daha genel düzlemde ise Balkanlar coğrafyasındaki etnik meseleler bu kategoriye girmektedirler.

Balkanlar’ın neredeyse tamamı milliyetçi etnik akımların iktidarda olduğu bir süreci yaşıyor. Sırbistan ve Kosova’da ise tartışmalı sınırlar ve savaşın yarattığı acı sonuçlar iç politikada milliyetçi akımların fazlası ile güçlenmesine yol açmıştır. Ne var ki yıllardır iktidarda olan bu akımların toplumsal sorunlara ilişkin geliştirebildikleri tek bir çözümleri olamamıştır. Başta ekonomik kriz ve onun yarattığı işsizlik, yoksulluk, kayıt dışı ekonomi ve yozlaşmış siyaset aygıtı bu akımların biriktirdikleri ve geleceğe devredecekleri biricik mirasları olacaktır. Son dönemlerde mafyanın kara para aklama mekanına dönüşen Kosova gerçek anlamda iflas etmiş bir devlettir. Nihayetinde Balkan coğrafyası bazı istisnalar dışında neredeyse hemen tamamı yıllardır aynı sorunlar yumağıyla boğuşup duruyor.

Bir başka önemli ayrıntı da şudur: Zengin AB ülkelerinin ucuz emek deposu olarak kullanılan Kosova Arnavutları yabancı göçmen emekçiler arasında en fazla aşağılanan ve hor görülen kesimi oluşturmaktadırlar. İkinci Dünya Savaşı’nda, 1943-1945 yılları arasında Alman faşizminin işgali altında olan Kosova Arnavutları, SS generalleri tarafından şöyle aşağılanırlardı: “Kosova Arnavutları yalancı oldukları kadar hırsız ve güven duyulmayacak kadar da haindirler.” Ve bu düşüncede hala da bir milim değişiklik yoktur. Bu kısa özet aslında emperyalizmin mazlum halklar için neler hissettiğini ve neler vadedeceğini anlatmaktadır.

Dünya halklarının başına bela edilmiş Hitler faşizminin 75. yılı geride kalırken, aynı belayı yeniden bir başka şekilde hortlatmanın telaşında olan gerici sermaye düzeni için bu tür çatışma alanları vazgeçilmezdir ve bunlara her dönem için ihtiyaç duyulur. Bugün de sorun kesinlikle Sırbistan ve Kosova arasındaki sorunlara çözüm yaratmak değil, aksine, bu halklar arasındaki yapay birtakım sorunları kullanarak kirli egemenlik ilişkilerini pekiştirmektir.

Her şeye rağmen, yüzyıllardır iç içe geçmiş ve yarım asırlık bir Yugoslavya deneyimiyle en azından barış içinde yaşamış halklar, kirli emperyalist çıkarların basit oyuncakları haline gelmemeliydiler. Ama bunların hepsi ne yazık ki son çeyrek yüzyılda yaşandı ve hala da yaşanıyor. Emperyalist-kapitalist sistemin içine girdiği derin bunalım hali, başta işçi ve emekçi kitleler olmak üzere ezilen halklar için de yepyeni ufuklar açacak ve onları dünya komünist hareketinin bir parçası haline getirecektir. Ezilen mazlum halkların kurtuluşu emperyalistlerin başkentlerinde değil, yoksul işçi ve emekçilerin yaratacakları özgürlük meydanlarında gerçekleşecektir. O meydanlarda dalgalanacak olan kızıl bayrak ise özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği simgeleyecektir.