Şişeden çıkan cin ve Ramelov’un formülleri

A. Serhat

PDS ile başlayan “demokratik sosyalizm” gibi tezlerin geçirdiği ideolojik evrim ve Die Linke serüveninin geldiği yer açısından çok şaşırtıcı olmasa da, tablonun hayli hazin olduğu söylenebilir. Sol Parti açısından Thüringen seçimlerinin ortaya çıkardığı tabloya ilişkin temenni, SPD’nin 1920’li yılların başında düştüğü hataya düşmemesidir fakat bunu Sol Parti’den beklemek naiflik olacaktır. Hitler faşizmine iktidarı altın tepside sunanların yarattığı sosyal demokrat boşluğu doldurmaya aday olanların neler yapabileceğini düşünmek zor olmasa gerek.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 21 Şubat 2020
  • 23:47

Thüringen seçimleri, Almanya tarihinin sayılı siyasal krizlerinden birine yol açmış bulunuyor. Kaybedilmiş Alman Devrimi’nin çok uğramadığı ve kötü bir siyasal tarihle de bilinen Thüringen Eyaleti yeniden Alman faşizminin tırmanışına ev sahipliği yapıyor. Seçimlerin ardından ortaya çıkan aritmetik, burjuva partileri koalisyon hükümetine mecbur kılmakla kalmamış, olası alternatifler konusunda da çok cömert davranmamış görünüyor. 

Thüringen Eyaleti, Doğu Almanya’nın yıkılışından, bir başka deyimle Birleşik Almanya’nın kuruluşundan 2014 yılına dek kesintisiz olarak CDU (Muhafazakar Hristiyan Partisi) tarafından yönetilmekteydi. Son beş yılda ise Sol Parti’nin (Die Linke) tek başına iktidarda olduğu eyalet hükümeti çoğunluğu kaybederek, koalisyon hükümetine mahkum oldu. Ne var ki seçimlerin ardından, Eyalet Başkanı Ramelov’un her konuda getirdiği nedamete rağmen, CDU bir türlü ikna edilemiyor ve koalisyon hükümeti kurulamıyor. Ramelov’lu Sol Parti siyasal bir krize dönüşen seçimlerin yaratmış olduğu atmosferi yeni hamlelerle kazanıma çevirmenin telaşında. Bu arada AfD de dahil görüşüp flört etmediği parti temsilcisi ve siyasi figür neredeyse kalmadı. 

Seçileceğinden çok emin olan Ramelov, eyalet meclisinde yapılan başkanlık seçimini Liberal Parti (FDP) temsilcisi Kemmerich’e karşı AfD’nin de desteğiyle bir oy farkla kaybetti. Bu seçim bir anda, Almanya tarihinin ironik sayfalarından birini hatırlattı. 1930 yılındaki seçimlerde yine Thüringen’de, SPD ve KPD’nin toplam milletvekili sayısı ile diğer burjuva partilerin milletvekilleri sayısı, 24’e 23 dağılımındaydı. Faşist NSDAP’nin çıkarmış olduğu 6 milletvekilinin desteğiyle Hitler ilk önce eyalet hükümetine yerleşti. Üç yıl sonra da Almanya’nın “führer”i olarak başbakanlık koltuğuna oturacaktı. 

Yer yine Thüringen, yine bir pat durumu ve AfD desteğiyle seçimi kazanmış olan FDP adayı Kemmerich... AfD’li Höcke ile Kemmerich’in içinde bulunduğu fotoğraf karesi bir anda cinlerin şişeden çıkmasına ve büyük bir tartışmaya yol açmış görünüyor. İki kez aynı sularda yıkanmak mümkün olmasa da, tarih tekerrür etmek için yine Thüringen’i seçmiş görünüyor. Bu kadar benzerlik gerçekten de çok fazla. Küçümsenmeyecek bir kamuoyu tepkisinin ardından, FDP temsilcisi Kemmerich’in görevinden geri çekilerek, olası yeni bir koalisyon hükümetinin ya da yeni seçimlerin önünü açmak durumunda kalmış olması da, şişeden çıkan cinleri kolayından toparlamaya yetmiyor.

Anlaşılan o ki, Ramelov’un formülleri de pek hayat hakkı bulamamışa benziyor. Her türlü ilkesizliği göze alarak yapılan teknokrat hükümet önerileri, olmadı azınlık hükümeti, değilse CDU öncülüğünde yeni seçimlere hazırlık gibi çırpınışlar, doğrusu “sol” adına utanç verici. Bütün enerjisini, birikimini ve varlığını eyaletin bir an önce bir hükümete kavuşmasına hasretmiş olan Sol Partili Ramelov son görüşmede taktik bir hamle yaptı. Bu hamleyle bir önceki eyalet başbakanını geçici bir süre, demek oluyor ki yeni seçimlere kadar görev almaya çağırmış olması, kartların yeniden karılmasına neden olmuş gibi görünüyor olsa da, bunun kabul görmeyeceği çok açık. Baştan sona bütün burjuva partilerin takdirini kazanmış olan Ramelov’un bu hamlesi, onun nasıl da düzenin sadık bir bekçisi olduğunu, devletin “yüksek menfaatleri” söz konusu olduğu zaman, ilkelerin ve programların bir şey ifade etmediğini göstermesi açısından oldukça öğretici oldu. 

PDS ile başlayan “demokratik sosyalizm” gibi tezlerin geçirdiği ideolojik evrim ve Die Linke serüveninin geldiği yer açısından çok şaşırtıcı olmasa da, tablonun hayli hazin olduğu söylenebilir. Sol Parti açısından Thüringen seçimlerinin ortaya çıkardığı tabloya ilişkin temenni, SPD’nin 1920’li yılların başında düştüğü hataya düşmemesidir fakat bunu Sol Parti’den beklemek naiflik olacaktır. Hitler faşizmine iktidarı altın tepside sunanların yarattığı sosyal demokrat boşluğu doldurmaya aday olanların neler yapabileceğini düşünmek zor olmasa gerek. Yakın dönemde yaşanmış olan genel seçimlerdeki tutumu, seçim programı ve söylemleriyle Alman emperyalizminin en saldırgan politikalarına karşı durmayacaklarını açıklamış bir Sol Parti gerçeğiyle karşı karşıyayız. 

Alman emperyalizminin tükenmek bilmeyen hırslarını politik manada kitlelerin mobilizasyonunun aracı haline getirecek düzen partilerine, hele de bu sol adına hareket ediyorsa, büyük bir ihtiyaç vardır. Tam da bu ihtiyacı karşılamak üzere Ramelov gibi figürlerin parlatıldığını ve Sol Parti’nin olası ilerici yanlarının da törpülenerek hadım edildiğini görmek durumundayız. 

Almanya genelinde yükselişe gecen ırkçı-faşist hareketlerin giderek eyalet hükümetlerini kuracak güce erişmiş olmaları, tesadüfi gelişmeler ya da toplumun bir kesiminin tepki oyları olarak açıklanabilir bir durum değildir. Sermaye devletinin ihtiyaçları ile faşist hareketlerin yükseliş eğrisi doğru orantılıdır. Yani ne kadar ihtiyaç duyulursa o kadar da güç bahşedilir onlara. Düzen siyasetinin toplumun politik ihtiyaçlarına cevap olamadığı dönemler ise bu duruma ek katkılar sunar. Geleneksel partilerin güçsüzleştiği, yeni bir siyasal, sosyal ve iktisadi bunalımın tetiklediği bir atmosfer her dönem faşist hareketlerin örgütlenmesine kolaylıklar sağlar. Faşizme karşı mücadelenin, Ramelov’un ortaya attığı koalisyon formülleriyle olamayacağı ise çok kesindir.

Faşizme karşı mücadele düzene karşı mücadeleden bağımsız ele alınamaz. Kapitalist sömürü düzenini cepheden karşısına alamayanlar, ancak ve ancak onun oyuncağı olurlar. Faşizm ancak Alman işçi ve emekçilerinin devrimci partisiyle birlikte yürüteceği ve iktidar perspektifiyle donanmış bir mücadele ile tarihin çöplüğüne atılabilir. 

Kahrolsun faşizm, yaşasın devrimci işçi-emekçi iktidarı!