Pandemi, eğitim sistemi ve okulların açılması tartışmaları

Eğitim hakkı savunulurken ve talepler belirlenirken yüz yüze eğitim, uzaktan eğitim, mesleki eğitim, staj ve laboratuvar gibi uygulamalı dersler, eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin ihtiyaç duyduğu altyapı, toplu taşıma alanında düzenlemeler vb. ile üretim birimlerinde alınacak önlemler ve sağlık sisteminin işleyişi birbirinden koparılmamalıdır. Salgının yarattığı olağanüstü koşullar bilimsel olarak gözetilmelidir. Aksi taktirde üretim birimlerinde yaşanan “ya açlıktan ya da salgından ölüm” ikilemi, eğitim alanında da “ya eğitim ya sağlık” olarak karşımıza çıkacaktır. Salgının sürdüğü koşullarda öne çıkarılması gereken talep, sürecin seyrine de bağlı olarak okulda ya da uzaktan ya da başka araç ve yöntemlerle birlikte parasız-bilimsel, ulaşılabilir, nitelikli, laik ve anadilde eğitimin karşılanması olmalıdır.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Güncel
  • |
  • 12 Ekim 2020
  • 07:53

Ana okullarının ve birinci sınıfların yüz yüze eğitime başlaması, 2., 3., 4., 8. ve 12. sınıflarda ise kademeli olarak yüz yüze eğitime geçileceğinin duyurulması, pandemi koşullarında eğitimin nasıl sürdürüleceği sorusunu tekrar gündeme taşıdı. Tartışmanın merkezinde ise “okulların açılıp açılmaması” sorunu yer alıyor.

Öncelikle şu noktanın altını çizmek gerekiyor. Söz konusu tartışmaların temelinde, bir “bütün” olarak eğitim alanında yaşanan kaos ve iktidarın bu kaosu derinleştiren politikaları yer almaktadır. Zira, pandemi politikaları belirlenirken, eğitim alanını bütünlüklü olarak ele almayan (ana okulundan yüksek öğrenime), toplumsal bağlamından koparan ve günü kurtarmak için adımlar atan bir sistem gerçekliği ile karşı karşıyayız.

Bu olgunun gözetilememesi, okulların açılıp açılmaması tartışmasının, eğitim sisteminin toplumsal sistemden koparılarak ve pandeminin yarattığı olağanüstü koşullar hesaba katılmayarak yapılmasına yol açıyor. Ya da “eğitim hakkını savunmak” dar anlamda bu alana sıkıştırılabiliyor.

Oysa eğitim, üretim başta olmak üzere toplumsal ilişkilerin bir dizi alanını kesmektedir. İlk adımda okuma-yazma, doğayı, hayatı ve toplumsal ilişkileri kavrama vb. becerilerin geliştirilmesinden (temel eğitim) bilimsel bilginin üretimine kadar (yüksek öğrenim) geniş bir yelpazede birey eğitim süreci içerisine girmektedir. Olağan dönemlerde bu sürecin tüm aşamalarında okulun, bir başka ifadeyle yüz yüze eğitimin önemli bir yer tuttuğu açık. Dahası okul, bireyin toplumsal ilişkiler içerisine girerek sosyalleştiği ve bu ilişkileri geliştirdiği ilk alanlardan birisidir. Fakat, özellikle pandemi koşullarında eğitim hakkı, toplumsal bağlamları üzerinden ele alındığında, dar anlamda “okullar açılmalı mı” tartışmasına sıkıştırılamayacak bir yerde durmaktadır.

Bugün dünya ölçüsünde olağanüstü bir süreçten geçiliyor. Olağanüstü koşullarda toplumsal yaşamın olağan işleyişini sürdürmesi beklenemez. Buna rağmen sermaye devletlerinin sermaye birikimini sekteye uğratmamak adına sözde tedbirler eşliğinde yöneldiği “normalleşme” politikaları ortadadır. Bu aynı durum eğitim sistemi için de geçerlidir. Zira, içinden geçmekte olduğumuz pandemi koşulları nasıl ki toplumsal yaşamın bir dizi alanını etkiliyor ve şekillendiriyorsa, eğitim-öğretim uygulamalarının da bu sürecin dışında kalması olanaklı değildir. Bu nedenle üretim, sağlık, ulaşım, barınma, beslenme vb. toplumsal yaşamın yeniden üretimi için gerekli olan alanları bir arada ele almak ve salgınla mücadele politikaları belirlenirken bunların toplamı üzerinden bakabilmek gerekmektedir. Bu aynı yaklaşım tersi için de geçerlidir. Yani her bir kamusal alan üzerinden belirlenecek politikalar da salgınla mücadelenin bütünlüğü üzerinden ele alınmalıdır. Sermaye devletlerinin gerçek manada yapmadığı, yapamadığı da budur. Çünkü kapitalist sistemin, biriktirdiği tüm zenginliklere rağmen, toplumun ihtiyaçlarına yanıt vermek gibi bir sorunu yoktur. Sistemin kara dayalı işleyiş yasaları buna imkan tanımaz. Pandemi süreci bu gerçekliğe bir kez daha ayna tutmuştur.

“Teknolojik gelişmenin ve zenginlik birikiminin bugünkü gelişim düzeyinde, hiç değilse az çok gelişmiş ülkelerde, değil haftalar, aylar boyunca bile zorunlu olanlar (beslenme, temizlik, sağlık, ısınma, aydınlanma, taşımacılık vb.) dışında tüm öteki üretim alan ya da dallarında hayatın durmasının normalde toplum yaşamını fazlaca etkilememesi beklenir. Birikmiş zenginlikler ve olanaklar, toplumun yaşamını asgari ihtiyaçlar çerçevesinde aylar boyunca idame ettirebilmesine pekâlâ fazlasıyla yeter. Bu arada hem insanlar hem doğa nefes almak olanağı bulur, bir nebze olsun dinlenir, bir ölçüde olsun tazelenir, yeni güç toplar...

“Ama hayır, bu bugünkü sistem içinde olmaz, olamaz! Bu kapitalist toplum düzeninin doğasına aykırıdır. Bunun olabilmesi için, temel üretim araçlarının ve birikmiş zenginliklerin tüm topluma ait olması gerekir. Öldürücü sorun şu ki, kapitalist sistemde sözkonusu zenginlikler yalnızca asalak bir azınlığın elinde, mengeneden tekelindedir. Bu azınlık, birikmiş zenginliği toplumun hizmetine vermediği ve doğası gereği veremeyeceği için de bir an önce ‘normal yaşam’a dönmek, yani salgına karşı önlemleri hızla gevşetmek, tüm hükümetler tarafından peş peşe gündeme getirildi, getiriliyor. Sistem için ‘normale dönmek’, sömürüye dayalı sermaye birikim süreci çarklarını dizginsizce serbest bırakmak anlamına geliyor.” (Pandemi ve sosyalizm / tkip.org)

Dolayısıyla, kapitalist düzenin birer kar alanına dönüştürmüş bulunduğu kamusal hizmet alanlarında yaşanan kriz ve kilitlenmelere “kendi içerisinde çözümler aramak”, oluşturulan “yeni normal” koşulların bir yerde kabulünden öteye anlam taşımaz. Zira, eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya kadar bir dizi alanda pandeminin daha da derinleştirdiği sorunların temelinde kapitalist sistemin yapısal sorunları yer almaktadır.

Konunun bu boyutunu çok yönlü olarak ele alan “Pandemi ve sosyalizm” makalesinin bir kez daha bu gözle irdelenmesi yararlı olacaktır.

Haklar bütünlüğü üzerinden savunulabilir

Eğitim alanı ve bu alandaki somut uygulamalara dönelim. Sermaye devleti salgının birinci dalgasında ikinci yükselişin yaşandığı bir süreçte okulların açılmasına dönük kararlar almış bulunuyor. Eğitimin belli kademelerinde yüz yüze eğitim başladı.

Bu konuda ortaya çıkan farklı eğilim ve öneriler çok geçmeden toplum çapında bir tartışmaya yol açtı. Başta Eğitim Sen olmak üzere eğitim alanında örgütlü sendikaların önemli bir kesimi “gerekli önlemler alınarak yüz yüze eğitim başlamalı” yönünde bir tutumla hareket ediyor. Fakat bu tutumlarına şu kayıtları düşüyorlar:

“Yüz yüze eğitime geçiş ise ancak okulların tam güvenli ve sağlıklı koşullara sahip olması ile mümkün. Bunun ön koşulu da salgının belirli bir aşamaya geriletilmesi veya kısmen de olsa kontrol altına alınması ile mümkün. Aksi durumda salgının okullardan başlayarak yeniden artması kuvvetle muhtemel. Ayrıca okullarda yüz yüze eğitimin genişletilmesi kararı ancak gerekli tüm önlemlerin eksiksiz alınması ve uygulanmasını zorunlu hale getirmektedir. Okullarda henüz önlemler ve gerekli koruyucu malzeme tam değildir. Milli Eğitim Bakanı, okullarda pandemi ile mücadele kurullarının tüm okullarda kurulduğunu açıklamaktadır ancak, bu şekilde oluşturulmuş kurullar bulunmadığını belirtmemiz gerekiyor.” (http://egitimsen.org.tr/12-ekimde-yuz-yuze-egitime-baslarken/)

Bu açıklama, okulların salgın karşısında gerekli altyapıya sahip olmadığını, gerekli tedbirlerin yeterince alınmadığını ve salgınla mücadelede ortak zeminlerin oluşturulmadığını ortaya koyuyor. Daha önemlisi, “salgının belirli bir aşamaya geriletilmesi”, yakalanması gereken en temel halkayı oluşturuyor. Eğitim emekçileri ayrıca, olağan zamanlarda okullarda eğitim-öğretim dönemleri öncesi hazırlık süreçleri işletildiğini, fakat 2020-2021 eğitim öğretim dönemine yönelik böyle sürecin dahi işletilmediğini belirtiyorlar.

Sağlık emekçileri ise, salgının gerçek tablosunun ortaya çıkarılmasının, bu bağlamda toplumsal yaşamın belli alanlarının (aynı anlama gelmek üzere eğitimin) buna göre örgütlenmesi için epidemiyolojik* verilerin büyük önem taşıdığını ifade ediyor. Bu yönüyle Türkiye’de tam bir belirsizlik tablosu ile karşı karşıyayız.

Türkiye’de resmi rakamlara göre 18 milyon öğrenci bulunuyor. Neredeyse toplumun dörtte birini oluşturan bu nüfusu ulaşım, okul ve ev bağlamında bir hareketliliğin içerisine sokmak, salgının yeni üslerinin okullar olması konusunda ciddi bir risk oluşturuyor. Bunun somut bir örneği yakın dönemde İsrail’de yaşandı. Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, İsrail’de birinci dalganın bittiği dönemde okulların açıldığını, iki hafta sonra iki okulda vakalara rastlandığını, ikinci dalganın başlangıcının bu sürece tekabül ettiğini söylüyor ve benzer bir tablonun ABD’de de yaşandığını vurguluyor.

Tartışmanın öteki boyutunu ise eğitim hakkının gaspı oluşturuyor. Zira, okulların kapatılması ve uzaktan eğitim konusunda yaşanan fiyasko eğitim hakkının gaspını derinleştiren sonuçlar yaratmaktadır. Ayrıca, okulların uzun süreli kapalı kalması öğrencilerin çok yönlü gelişimini olumsuz yönde etkileyecek ve önemli bir kesiminin eğitimden kopmasına yolaçabilecektir.

Bu sorunun gerisinde kapitalist devletlerin salgın sürecini belirsizliğe bırakması yatmaktadır. Salgına karşı mücadelenin bütünlüklü olarak yönetilmemesi, üretim çarklarının dönmesi konusundaki ısrar, bilimsel esaslara dayalı ve toplumun önemli bir kesimini içine alan karantina koşullarının yaratılmasının önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle eğitim, sağlık, ulaşım vb. alanların toplamı üzerinden ve birbirleri ile ilişkisi çerçevesinde salgına karşı tutarlı bir mücadele programı oluşturulamıyor. Çarklar dönüyor, fabrikalar işliyor, ulaşım vb. buna göre düzenleniyor ve tüm bunlar devam ederken tek başına eğitim alanındaki sözde önlemler hiçbir anlam taşımıyor. Böylece eğitim alanında da ne yapacağını bilemeyen bir düzen gerçekliği çıkıyor karşımıza.

Bu nedenlerden ötürü, okulların açılması ya da kapalı kalması eğitim hakkının karşılanması ihtiyacına yanıt vermiyor, toplum sağlığını ve haklarını gözeten bir eğitim mümkün olamıyor.

O halde ne yapmak gerekiyor?

İlkin, içinden geçilen dönemde eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm haklar bütünlüklü ve birbirleri ile ilişkileri üzerinden ele alınmalı, şu ya da bu düzenlemeye indirgenmeden savunulmalıdır. Çünkü, eğitim alanında toplum sağlığını tehdit eden ve hak kayıplarına yol açan uygulamalar tek merkezden hayata geçirilmektedir. Bunun karşısına bütünlüklü bir tutumla çıkılmalıdır.

İkincisi, eğitim hakkı savunulurken ve talepler belirlenirken yüz yüze eğitim, uzaktan eğitim, mesleki eğitim, staj ve laboratuvar gibi uygulamalı dersler, eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin ihtiyaç duyduğu altyapı, toplu taşıma alanında düzenlemeler vb. ile üretim birimlerinde alınacak önlemler ve sağlık sisteminin işleyişi birbirinden koparılmamalıdır. Salgının yarattığı olağanüstü koşullar bilimsel olarak gözetilmelidir. Aksi taktirde üretim birimlerinde yaşanan “ya açlıktan ya da salgından ölüm” ikilemi, eğitim alanında da “ya eğitim ya sağlık” olarak karşımıza çıkacaktır.

Salgının sürdüğü koşullarda öne çıkarılması gereken talep, sürecin seyrine de bağlı olarak okulda ya da uzaktan ya da başka araç ve yöntemlerle birlikte parasız-bilimsel, ulaşılabilir, nitelikli, laik ve anadilde eğitimin karşılanması olmalıdır.

Bu mücadelede mesafe almak ise, sadece eğitim alanındaki öznelerin değil, işçi sınıfı ve emekçilerin merkezinde durduğu toplumsal hareketliliğin büyütülmesiyle mümkündür. Salgın döneminde ölümle burun buruna çalışan işçilerin üretimden gelen gücünü kullanarak yaşam hakkını savunması, salgının önünü açan politikalara karşı kamusal alanlarda (eğitim, sağlık, ulaşım vb.) örgütlenecek eylemler vb. üzerinden yükselecek bir birleşik mücadele ancak sürecin yaratacağı yıkımı sınırlayabilir ve daha ileri bir mücadele sürecinin önünü açabilir.

* Epidemiyoloji: Toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen belirteçleri inceleyen bir tıp bilimi dalı.