Pandemi ve sendikal düzen

Salgın günlerinde, işçiler ölümle burun buruna çalıştırılırken, tümüyle sermayenin taleplerinden oluşan bir metnin altına imza atmaları, Türk-İş ve Hak-İş bürokratlarının ihanetin ötesine geçerek alenen sınıfsal tutum aldıklarının beyanı oldu.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Sınıf
  • |
  • 21 Mayıs 2020
  • 08:00

İçinden geçmekte olduğumuz pandemi dönemi, sınıf hareketinin yapısal sorunlarının daha da görünür hale gelmesine vesile oldu. Salgın koşulları ve buna bağlı olarak yaşanan gelişmeler işçi sınıfının verili tablosuna, mevcut sendikal yapının misyonuna, sermaye ile devlet ilişkisine ve birçok yönüyle kapitalist düzenin temel gerçeklerine ayna tuttu.

Sınıflar mücadelesi tarihi böylesi özgün süreçlere tanıklık etmiştir. Kimi zaman iki sınıfın doğrudan karşı karşıya geldiği çetin mücadeleler, kimi zaman da en durağan dönemlerde ortaya çıkan beklenmedik olaylar, sistemin temel çelişkilerini su yüzeyine çıkarır. Özel bir çabaya gerek kalmadan gerçekler tüm topluma kendini dayatır.

Türkiye’deki mevcut sendikal yapıdan yansıyan “yeni” gelişmeleri de bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Düzen sendikacılığının geldiği yer

Türkiye’de sınıf hareketi üzerinde bir kambura dönüşmüş bulunan bürokratik sendikal yapının nasıl bir misyonla hareket ettiğini görmek için, son 5-6 yılın olaylarına bakmak bile yeterlidir. Bu açıdan Greif İşgali’ni ve ortaya çıkardığı verileri hareket noktası almak yanlış olmayacaktır.

Zira Greif İşgali ve akabinde yaşananlar, sözde “en ileri” sendikal yapı olduğunu iddia eden DİSK’in dahi nasıl bir konumda olduğunu, nasıl bir çürümeyi yaşadığını gözler önüne sermiştir. O dönem Greif İşgali’ni değerlendiren komünistler, sendikal düzene ilişkin olarak şu gerçeğin altını çizmişlerdir:

“Greif Direnişi artık sınıf hareketi için devrimci bir modeldir; onun örnek pratiği, artık devrimci sendikal anlayışın, örgütlenmenin ve işleyişin de yeni devrimci normdur. Greif Direnişi bu bakımdan da sınıf hareketinin devrimci geleceğidir. Bundan böyle sendikal cephede bunun dışındaki her türden yapı, anlayış ve uygulama, düzen sendikacılığı kapsamında kalacaktır. Renginin pembe ya da sarı olması esasa ilişkin bir fark oluşturmayacaktır.” (Greif Direnişi işçi sınıfı hareketinin devrimci geleceğidir! - www.tkip.org)

Greif İşgali’nin ardından yaşanan bir dizi gelişme komünistlerin bu değerlendirmesini döne döne doğruladı. Metal Fırtınası’nda yaşananlar, grev yasakları karşısında alınan utanç verici tutumlar, ihanet zincirini perçinleyen TİS süreçleri, hepsi bir arada düzen sendikacılığı adına öne çıkan örnekler oldu.

Düne kadar ihanetçi ya da uzlaşmacı sıfatlarıyla anılan sendikal anlayışlar, kendi gerçek konumlarını işçi sınıfından gizleme ihtiyacı duyuyorlardı. Yaptıkları her şeyin “işçi sınıfının çıkarına” olduğu yalanıyla, sınıfı ve emekçileri aldatmayı, dolayısıyla denetlemeyi özel bir çabaya konu ediyorlardı.

Ancak pandemi döneminde mevcut sendikal hareketten yansıyanlar, Türk-İş ve Hak-İş’in TİSK’le el ele vererek yaptıkları son açıklama, sendika bürokratlarının artık gerçek konumlarını gizleme ihtiyacı duymadıklarını gösteriyor.

Salgın günlerinde, işçiler ölümle burun buruna çalıştırılırken, tümüyle sermayenin taleplerinden oluşan bir metnin altına imza atmaları, Türk-İş ve Hak-İş bürokratlarının ihanetin ötesine geçerek alenen sınıfsal tutum aldıklarının beyanı oldu. Elbette bu dün de böyleydi. Sınıf devrimcilerinin sendikaların tepesine çöreklenmiş olan bürokratik kastı burjuvazinin işçi sınıfı içerisindeki ajanları olarak nitelemeleri nedensiz değildi. Bugün farklı olan, tam bir arsızlıkla her türlü sınırı aşmaları. Sergiledikleri küstahlık, dünün ihanetçi, sınıf işbirlikçisi sıfatıyla hareket eden bürokrat takımının “yeni normali” olsa gerek.

Sınıfa karşı sınıf!

Kapitalistler salgın günlerinde devletiyle, sermaye örgütleriyle, sendikal bürokrasiyle birlikte bütünlüklü ve açık bir sınıfsal bir tutumla hareket ediyorlar.

İşçi sınıfı da her bakımdan örgütlü burjuva düzen karşısında kendi bağımsız devrimci sınıf konumuyla hareket etmelidir. İşçileri ölümle burun buruna çalıştıran sermayenin ve onun dolaysız bir parçası olarak hareket eden sendika bürokrasisinin karşısına “sınıfa karşı sınıf” tutumuyla çıkmalıdır.

“Sınıfa karşı sınıf” tutumu demek, kapitalistlerin, onların işbirlikçilerinin ve sermaye devletinin karşısına örgütlü ve politik bir güç olarak çıkabilmek demektir. Fabrikalardan başlayarak bağımsız taban örgütlenmeleri ile birliğimizi sağlamak, bu sayede bürokratik kastın denetimini aşarak sendikalarımızı gerçek mücadele mevzileri haline getirmek demektir. Böylece girişeceğimiz mücadeleler içinde güç biriktirerek, bilincimizi geliştirerek, sermayenin ve devletinin karşısına bir sınıf olarak olarak çıkabilmek demektir.

Salgında ölen her bir işçinin kanını ellerinde taşıyan kapitalistlerden, onların hizmetindeki devletten ve sendika ağalarından hesap sormanın başka bir yolu bulunmamaktadır.